Stres, vücudun veya zihnin bir tür baskıya veya gerilime tepki verme şeklidir. Bu tepki fiziksel ya da duygusal olabilir ve çeşitli olaylar tarafından tetiklenebilir. Peki, stresle nasıl başa çıkabiliriz? Bu sorunun cevabını hem biyolojik hem de felsefi bir bakış açısıyla birlikte inceleyelim.
Stresin biyolojik bir temeli vardır ve hayatta kalmak için oldukça işlevseldir. Vücudumuz, stresle karşılaştığında evrimsel olarak gelişmiş olan “kaç ya da savaş” modu olan hayatta kalma mekanizmasıyla tepki verir. Bu mekanizma, evrimsel tehditlere karşı hızlı ve etkili bir tepki vermemizi sağlar. Sempatik sinir sisteminin aktive olmasıyla birlikte vücut hızla harekete geçer ve enerjiyi serbest bırakır: kalp atışlarımız hızlanır, solunum artar, kaslarımız gerilir. Bu tepkiler, atalarımızın tehlikeli durumlarda hayatta kalmasını sağlamak için evrimleşmiştir.
Ancak modern toplumda stres, artık bir yırtıcıdan kaçma hali değildir. Günlük yaşamın içinde; iş, ilişkiler, finansal baskılar gibi unsurlar nedeniyle sürekli ve kronik hale gelebilir. Vücudumuz hâlâ binlerce yıllık savunma mekanizmasıyla tepki verir ama gerçek tehdit somut olmayabilir.
Stoacı felsefe, stresi hayatın kaçınılmaz bir parçası olarak görür. Ona göre önemli olan, stresin kendisi değil, ona verdiğimiz tepkidir. Stresi yalnızca dışsal bir zorlayıcı olarak görmek bizi pasifleştirebilir. Oysa stres, doğru bir perspektifle değerlendirildiğinde bir karakter şekillendirici olabilir. Stoacılara göre, yaşanan zorlayıcı durumlar kişinin içsel gücünü ve dayanıklılığını ortaya çıkarma fırsatıdır.
Stres bir düşman değil, bir rehber olabilir. Onunla başa çıkmak, sadece dış koşulları değiştirmek değil, aynı zamanda içsel tutumumuzu da dönüştürmekle ilgilidir.

‘Kontrolümüz dışında olan şeylere verdiğimiz değer arttıkça, kontrolümüz azalır.’— Epiktetos
Bu nedenle stresle başa çıkmak, kontrol edebileceğimiz alanlara odaklanarak mümkün olur. Hayatın doğal bir parçası olan stresle daha sağlıklı bir ilişki kurmak için, önce onu anlamakla başlayabiliriz.
