Yakınlık İstiyoruz, Peki Neden Bu Kadar Zorlanıyoruz?

İnsan çoğu zaman güçlü görünmeyi öğrenir. Duygularını kontrol eden, kolay etkilenmeyen, kimseye ihtiyaç duymuyormuş gibi duran bir hal… Bu sadece kişisel bir tercih değildir. Türkiye gibi ilişkilerin yoğun, sınırların ise çoğu zaman belirsiz yaşandığı toplumlarda bu tavır daha da kolay pekişir; çünkü burada insanlar birbirine yakındır, ama bu yakınlık her zaman güvenli değildir. Aileler iç içedir, herkes birbirinin hayatına bir şekilde temas eder, çoğu şey görünürdür ama tam da bu yüzden, kendini gerçekten açmak her zaman rahatlatıcı bir deneyim yaratmaz. Bazen insan en çok yakınında incinir. Böyle olunca da güçlü görünmek, ihtiyaçlarını geri çekmek ve kendini fazla belli etmemek sanki olgunlukmuş gibi öğrenilir. Oysa yakınlık, sadece iki insanın bir arada olması değildir. Asıl mesele, insanın kendi iç dünyasını bir başkasına açabilmesi ve bunun karşılık bulmasıdır. Yakınlık bu yüzden güzel olduğu kadar risklidir; çünkü insan sadece görülmez aynı zamanda değerlendirilebilir, yanlış anlaşılabilir, küçümsenebilir, hatta reddedilebilir. Yakınlığı zorlaştıran şey de tam budur. İnsan anlaşılmak ister ama açıldığında bunun kendisine karşı kullanılmayacağından emin olamaz. Yaşantımızda bunun çok tanıdık örnekleri vardır. İnsanlar saatlerce aynı masada oturur, uzun uzun sohbet eder, birbirlerine hayatlarından birçok şey anlatır ancak iş değersizlik duygusuna, yalnızlığa, utanca, kırgınlığa ya da gerçekten ne hissedildiğine geldiğinde konuşma bir anda yüzeyde kalır. Birlikte zaman geçirilir ama derin temas kurulmaz; çünkü anlatmak ile açılmak aynı şey değildir.

​Bu zorluğun kökleri çoğu zaman erken dönemde atılır. Şema terapi açısından bakıldığında, kişinin yakınlığa nasıl yaklaştığı tesadüfi değildir. Çocuklukta yaşanan ilişkisel deneyimler, yetişkinlikte kurulan bağların sessiz altyapısına dönüşür. Özellikle Kusurluluk ve Duygusal Yoksunluk şemaları burada belirleyicidir. Kusurluluk şemasında kişi kendisini temelde eksik, sorunlu, sevilmeye tam layık olmayan biri gibi hisseder. Böyle bir iç dünyada görülmek rahatlatmaz. Tam tersine, sanki en saklanan yerler açığa çıkacakmış gibi gelir. Duygusal Yoksunluk şemasında ise sorun daha çok karşı taraftadır. Kişi, ihtiyaç duyduğunda duygusal olarak karşılık bulamayacağına dair yerleşmiş bir beklenti taşır. Yakınlık ister ama yakınlığın gerçekten taşıyıcı olacağına pek inanmaz [1].

​Birçok insan bu duygusal örüntüleri çok erken yaşta öğrenir. Çocuk üzülür, “bunda üzülecek ne var!” denir. Ağlar, “abartma!” denir. Korkar, “güçlü ol!” denir. Sınırı ihlal edilir ama bunu mesele yapmaması beklenir. Odaya kapı çalmadan girilir, duygusu hemen yorumlanır, kararı sorgulanır, özel alanı kolayca deliniverir. Sevgi vardır ama psikolojik alan yoktur. İlgi vardır ama duygusal ayar çoğu zaman tutmaz. Böyle bir ortamda büyüyen kişi şunu öğrenebilir: Yakın olmak her zaman anlaşılmak demek değildir. Bazen fazla görünür olmak, fazla açıkta kalmak demektir. Sonra da yetişkinlikte tanıdık bir ikilem doğar: İnsan yakınlık ister ama aynı anda ondan geri durur. Bu yüzden birçok ilişkide tanıdık bir gidip gelme hali ortaya çıkar. Kişi bağ kurmak ister ama bağ kurmanın gerektirdiği açıklığa uzun süre dayanamaz. Birine yaklaşır sonra geri çekilir. Bir şey anlatır sonra anlattığına pişman olur. Anlaşılmayı ister ama gerçekten görülmekten rahatsız olur. Dışarıdan bakınca bu tutarsızlık gibi görünebilir. Oysa çoğu zaman altta kararsızlık değil korunma ihtiyacı vardır. İnsan teması arar ama yaranın yeniden açılmasından korkar. İlişki böylece istemekle kaçınmak arasında salınan kırılgan bir zemine dönüşür. Bunu romantik ilişkilerde özellikle net görürüz. 

        Birçok insan sevgi ister ama ihtiyaç göstermeyi zayıflık gibi algılar. “Bana neden uzaklaştın?” diyemez; onun yerine susar. “Kırıldım.” diyemez; onun yerine soğur. “Sana ihtiyacım vardı.” diyemez; onun yerine öfkelenir. Duygunun kendisi dile gelmeyince, savunma onun yerine konuşmaya başlar. Sonra çiftler, neden aynı yerden tekrar tekrar çatıştıklarını anlamakta zorlanır. Oysa çoğu zaman kavga edilen şey mesaj, telefon ya da ilgi eksikliği değildir. Daha derinde, görünmeden ihtiyaç duyma çabası ile görünür olunca incinme korkusu vardır.

​İnsanın başkalarıyla kurduğu ilişkiyi daha geniş bir yerden de düşünmek gerekir. Heidegger’in “Mitsein” kavramı, insanın baştan itibaren başkalarıyla birlikte var olan bir varlık olduğunu söyler ama başkalarıyla birlikte olmak, kendiliğinden yakınlık yaratmaz; çünkü hayat çoğu zaman zaten kalabalıktır [2]. Aile vardır, akraba vardır, arkadaş vardır, komşu vardır, iş yerinde sürekli temas vardır fakat bu kalabalık her zaman duygusal temas üretmez. Bazen tam tersine, insanın kendine dönmesini daha da zorlaştırır. Kişi çevresinde birçok insan olduğu halde içten içe yalnız hissederçünkü bir aradalık vardır ama anlaşılma yoktur. Konuşma vardır ama temas yoktur. Görüşme vardır ama ruhsal karşılaşma yoktur. Klinik alanda en sık karşılaşılan yalnızlık biçimlerinden biri tam da budur: İnsan ilişkiler içindedir ama kendisi olarak yerleşebildiği çok az bağı vardır. Bu örüntülerin sürmesinde başa çıkma biçimleri önemli rol oynar. 

         Bazı insanlar Kaçar. Duygularını geri çeker, mesafe koyar, ihtiyaçlarını göstermemeye çalışır. Bazıları Aşırı Telafiye gider. Güçlü, bağımsız, her şeyi tek başına halleden biri gibi görünmeye yatırım yapar. Özellikle günümüzde “kimseye muhtaç olmamak” çoğu zaman çok parlatılan bir idealdir. Oysa bu her zaman olgunluk değildir. Bazen sadece yakınlık korkusunun cilalanmış biçimidir. Bazıları ise Teslim olur. İlişkiyi kaybetmemek için kendi ihtiyaçlarını geri plana iter, hayır diyemez, sınır koyamaz, giderek kendi merkezini kaybeder. Dışarıdan bakınca bunlar farklı görünür ama alttaki mantık benzerdir. Hepsi kırılganlığı yönetme çabasıdır. İnsan yakınlığın belirsizliğini kontrol etmeye çalışır. Kısa vadede bu işe yarıyor gibi görünür ama uzun vadede gerçek temas kurma kapasitesini zayıflatır [1].

​Yakınlık zaten doğası gereği kırılganlık içerir. Birine ihtiyaç duyduğunu söylemek, kırıldığını göstermek, gerçekten kendinden bir şey açmak kolay değildir; çünkü o noktadan sonra deneyim sadece sana ait olmaktan çıkar. Karşı tarafın vereceği cevap da işin içine girer. Bu yüzden birçok insan aslında sevgiden değil belirsizlikten kaçar. İncinme ihtimalini azaltmak ister. Kısa vadede bu anlaşılır bir korunma sağlayabilir. Daha az hayal kırıklığı, daha az açık verme, daha az dağılma… Ne var ki bunun bir de bedeli vardır; insan sadece incindiği için değil, temas etmediği için de yalnızlaşır.

​Kültürümüzde bunun da çok tanıdık biçimleri vardır. Özellikle erkeklik kültüründe duygusal ihtiyaç göstermek halakolay kabul görmez. Erkekten dayanıklı, kontrollü, sarsılmayan biri olması beklenir. Bu yüzden birçok erkek üzüntüsünü öfkeye, kırılganlığını suskunluğa, yakınlık isteğini ise kontrol etme çabasına çevirir. Kadınlar tarafında ise başka bir baskı işler. Onlardan ilişkinin duygusal yükünü taşımaları, anlayışlı olmaları, idare etmeleri beklenir. Bu da bazen kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atmalarına yol açar. Sonuçta iki taraf da gerçek duyguyu olduğu gibi dile getirmekte zorlanır. Biri sertleşir, diğeri fazla uyumlanır ama ikisi de yakınlığın gerektirdiği açıklığı nasıl taşıyacağını tam bilemez.

​Kierkegaard’ın işaret ettiği gibi, insanın en derin korkularından biri gerçek haliyle görülmektir [3]. Çünkü görülmek sadece anlaşılma ihtimalini değil yanlış anlaşılma ihtimalini de taşır. Bu yüzden kişi bazen anlaşılmamayı göze almaktansa görünmemeyi seçer ama görünmezlik sanıldığı kadar güvenli değildir. Bir süre sonra koruyan bir kabuk olmaktan çıkar, yalnızlığın yerleştiği bir yapıya dönüşür. Kültürümüzde insanların sık kullandığı bazı cümleler bunu çok iyi anlatır: “Ben kimseye derdimi anlatmam”, “Kimseye güven olmaz”, “İnsan kendi kendine yeter.” Bu sözler bazen güçlü bir hayat görüşü gibi sunulur. Oysa çoğu zaman arkasında bir hayal kırıklığı tarihi vardır. İnsan bazen güvensizliği ilke gibi savunur, çünkü bir zamanlar güvenmeyi denemiş ve ağır bir bedel ödemiştir.

​Tam da bu noktada insan iki uç arasında kalır. Kendini korumak için geri çekilmek ya da görülmenin getirebileceği incinmeyi göze almak. Yakınlık ile korunma arasındaki gerilim, ilişkisel hayatın tam merkezindedir. Sağlıklı psikolojik işleyiş, bu iki uçtan birine savrulmakla ilgili değildir. Mesele, ikisini birlikte taşıyabilmektir. Şema terapide Sağlıklı Yetişkin modu, kişinin tam da bu içsel dengeyi kurabilme kapasitesine işaret eder. Ne tamamen geri çekilen ne de sınırlarını kaybederek kendini açan bir konum. Sağlıklı yakınlık, ayarı olan bir kırılganlık gerektirir. Kişi hem kendini açabilir hem de kendini koruyabilir. Ne bütünüyle saklıdır ne de bütünüyle savunmasızdır. Bu kapasite çoğumuzda kendiliğinden gelişmez. İlişki içinde öğrenilir ve çoğu zaman emekle kurulur; çünkü birçok insan için kırılganlık, çocukluktan gelen güvenli bir deneyim değildir. Yakınlık kurabilmek önce insanın kendi iç dünyasıyla nasıl ilişki kurduğuna bağlıdır. Ne hissettiğini fark edebilmek, bunu dile getirebilmek ve bunu yaparken kusursuz olmak zorunda olmadığını kabul edebilmek… Eşik tam burada başlar; çünkü insan, ancak kendi deneyimine erişebildiği ölçüde başkası için de erişilebilir hale gelir.

​Psikolojik sıkıntıların önemli bir kısmı burada düğümlenir. İnsanlar çoğu zaman ne hissettiklerini bilmiyor değildir. Asıl mesele, hissettiklerini hangi dille söyleyeceklerini bilememeleridir. Üzgün olduğunu söylerse zayıf görüneceğinden korkar. Kırıldığını söylerse abartılı bulunacağını düşünür. İhtiyacını dillendirirse yük olacağını sanır. Bu yüzden duygu doğrudan değil dolaylı yollarla ifade edilir. Somatik yakınmalar, alınganlık, ani kopuşlar, susmalar, pasif öfke, aşırı fedakarlık, kontrol etme çabası… Bunların çoğu aslında bozulmuş yakınlık dilleridir. Bu yüzden yakınlık sadece romantik bir ideal ya da duygusal bir lüks değildir. İnsanın kendisi olarak var olabilmesinin temel koşullarından biridir; çünkü kişi ancak bir başkasının yanında rol yapmadan durabildiği ölçüde psikolojik olarak derinleşir. Sürekli güçlü, kontrollü, mesafeli ya da aşırı uyumlu kalmaya çalışmak insanı bir süre ayakta tutabilir ama aynı zamanda yorar. Bir noktadan sonra insan, korunamadığı için değil sürekli korunmak zorunda kaldığı için yorulmaya başlar.

​Sonuçta insan kendini görünmez kılarak yalnızlıktan kurtulamaz. Çoğu zaman sadece onu daha derin hale getirir. Çünkü yalnızlık etrafta kimsenin olmaması değildir. Bazen, kişinin kendini kimsenin ulaşamayacağı bir yerde tutmasıdır. Yakınlık ise o mesafeyi biraz azaltabilme cesaretidir. Kusursuz olmadan, tamamen anlaşılacağından emin olmadan, yine de kendini saklamadan var olabilmek…

İnsan, görülmeyi göze alabildiği ölçüde varlığını daha sahici bir biçimde yaşayabilir.

Özgürce.

Kaynakça

1- Joan M. Farrell, Neele Reiss, Nida A. Shaw, ‘Şema Terapi Klinisyenin Rehberi’, çev. Sevinç Göral Alkan, Psikonet Yayınları, 2015, İstanbul

2- Martin Heidegger, ‘Varlık ve Zaman’, çev. Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı, 2008, İstanbul. 

3- Søren Kierkegaard, ‘Ölümcül Hastalık Umutsuzluk’, çev. M. Mukadder Yakupoğlu, Doğu Batı Yayınları, 2004, Ankara

Yorum bırakın