Bir aile.
Yıllar boyunca aynı çatı altında örülen bir gerçeklik.
Palu ailesi davası, hazırlanan bir belgeselle birlikte yeniden gündeme geldi. Olay ilk başta yalnızca bir kayıp vakası gibi görünüyordu. Ancak zamanla ortaya çıkan şey, yalnızca kayıpların değil kapalı bir sistemin, bozulmuş bir gerçekliğin ve yıllar içinde normalleşmiş bir şiddetin hikayesiydi.
Toplumun bu tür olaylara verdiği ilk tepki çoğu zaman benzerdir:
“Tüm bunlar nasıl mümkün olabilir?”
“Kimse neden dur demedi?”
“Bu kadar insan aynı şeyin içine nasıl sürüklenebilir?”
Bu sorular anlaşılırdır. Yanıt ise bireylerin içinde yaşadığı sistemde saklıdır. Çünkü patoloji her zaman bireyin içinde başlamaz ve her zaman bireye içkin olmak zorunda değildir. Bazen ilişkilerin yapısında, otoritenin dağılımında, korkunun örgütleniş biçiminde ortaya çıkar. Sistem bozulduğunda, birey de o sistemin içinde şekillenebilir.
Bu yazı, bir sistemin nasıl patolojik hale gelebildiğini anlamaya çalışıyor.
Folie à Deux: Bir Kişinin Sanrısı, Bir Sistemin Gerçekliği
Klinik literatürde folie à deux ya da paylaşılmış psikotik bozukluk olarak tanımlanan tablo, baskın bir figürün kendi sanrısal gerçekliğini yakın çevresine aktarabilmesini ifade eder. Etkilenen kişiler her zaman bağımsız bir psikoz yaşamıyor olabilir. Ancak zamanla baskın figürün kurduğu gerçekliği içselleştirmeye, savunmaya ve onun içinden düşünmeye başlayabilirler. Baskın figürün kurduğu dünyayı zamanla kendi dünyaları gibi görmeye başlarlar.
Önce uyum sağlarlar.
Sonra savunurlar.
Bir süre sonra inanırlar.
Bu tablonun en çarpıcı taraflarından biri, insanların “akılsız” olup olmaması değildir. Asıl soru şudur:
‘‘Bir grup insan, aynı gerçekliğin içine nasıl birlikte hapsolabilir?’’
Bunun için belirli koşulların bir arada bulunması gerekir. Uzun süreli ve yoğun birliktelik, baskın figürün otorite konumu, sosyal yalıtılmışlık, ekonomik bağımlılık ve dışarıdan gelen referans noktalarının yokluğu. Bu koşullar altında aktarılan sanrı, artık yalnızca bir bireyin patolojisi olmaktan çıkarak sistemin ortak dili haline gelebilir.
Travmatik Uyum: Zihnin Hayatta Kalma Stratejisi
Klinik çalışmalarda sıkça gözlemlediğimiz bir dinamik vardır. Uzun süreli şiddet, manipülasyon ve korku içinde kalan bireyler, zamanla olağandışı olanı normalleştirebilir. Buna travmatik uyum (traumatic accommodation) diyoruz. Bu bir seçim değildir. İnsan zihni, hayatta kalmak için gerçekliği esnetebilir. Dayanılmaz bir acıdan korunmak amacıyla bilişsel bir yeniden yapılanma gerçekleşir: tehdit küçümsenir, otorite meşrulaştırılır, alternatif gerçeklikler görünmez hale gelir.
Bu tablonun en çarpıcı dışavurumlarından biri ifade değiştirmedir. Palu ailesinde bazı bireyler, sistemi sorguladıkları anlardan geri adım attı. Dışarıdan bakıldığında bu, suç ortaklığı gibi görünür. Klinik açıdan bakıldığında ise farklı bir şey görürüz. Sistemin içinde kalan bir zihin, ayakta kalabilmek için mevcut gerçekliğe tutunmak zorunda kalır. Baskın figürün kurduğu dünya, artık tek referans noktasıdır. İtiraz etmek, yalnızca tehlikeli değil, zihinsel olarak da neredeyse imkansız hissettirir.
Travma alanındaki araştırmalar, erken yaşta başlayan ve yineleyici travmaların zihnin bu tür ayrışma mekanizmalarını geliştirdiğini göstermektedir. Kişi kimi zaman yaşadığı şeyin ne olduğunu bilir ama bunu bilmemeyi seçer. Daha doğrusu, zihni ona bilmemesine izin verir. Hayatta kalmanın bedeli, bazen gerçeklikle bu şekilde bir mesafe kurmaktır.
Hannah Arendt ve Stanley Milgram: Sıradanlığın İki Yüzü
Hannah Arendt, 1961 yılında Kudüs’te görülen Eichmann davasını izlemek için oradaydı. Adolf Eichmann, milyonlarca insanın ölüm kamplarına taşınmasını organize etmiş bir Nazi yetkilisiydi. Arendt’in beklentisi muhtemelen bizimkiyle aynıydı, karşısında bir canavar bulacaktı.
Bulmadı.
Bulduğu şey, düşünmeyen, sorgulamayan, yalnızca sisteme uyan sıradan bir bürokrattı. Buradan “kötülüğün sıradanlığı” kavramını geliştirdi. Arendt’e göre asıl tehlike, olağanüstü kötü insanlardan değil de olağan koşullarda itaat eden, sistemi içselleştiren ve vicdanını askıya alan insanlardan geliyordu.
Arendt’in felsefi gözlemini 1960’larda Stanley Milgram deneysel olarak sınadı. Deneyde katılımcılardan, beyaz önlüklü bir otorite figürünün yönlendirmesiyle başka bir kişiye elektrik şoku vermeleri istendi. Derecesi git gide artan elektrik şokuna maruz kalan taraftan acı sesleri gelmeye başladı. Yine de katılımcıların büyük çoğunluğu elektrik şokunu vermeye devam etti. Milgram’ın bulgusu bizlere şunu gösterdi: İnsanlar kötü olmak için değil, sisteme ait olmak için itaat eder. Otorite meşruysa, eylem meşrulaşır. Vicdan susmaz ama ertelenir.
Bu dinamik Palu ailesi belgeselinde çarpıcı biçimde gözlemlenebilir. Aile üyeleri ölümleri, gömme eylemlerini, yaşananları kimi zaman şaşırtıcı bir soğukkanlılıkla anlatır. Bu soğukkanlılık, duygusuzlukla karıştırılmamalıdır. Burada daha olası olan şey, uzun süreli travmatik uyumun yarattığı duygusal küntleşme (afektif küntleşme) ve olayların sisteme ait bir gerçeklik olarak içselleştirilmesidir. Sisteme dahil olan zihin için olan, ‘‘dışarıdan bakıldığı gibi” görünmez. Çünkü o zihin, farklı bir referans çerçevesinin içinden bakmaktadır.
İnsan Zihninin Kırılganlığı
Bu yazının amacı hiçbir zaman Palu ailesi bireylerine retrospektif tanı koymak olmadı. Böyle bir yaklaşım klinik açıdan da etik açıdan da sorunludur. Gerçek bir klinik değerlendirme, doğrudan görüşme ve kapsamlı bir biyopsikososyal öykü olmadan yapılamaz.
Bu olay, bir sistemin de hasta olabileceğini çarpıcı biçimde gösteriyor ve bazen sistemin hastalığı, içindeki insanların gerçeklikle kurduğu ilişkiyi dönüştürebiliyor.
Anlamak, affetmek değildir. Anlamak, olanı meşrulaştırmak da değildir. Ama bazı olaylar, yalnızca “kötü insanlar” diyerek açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Çünkü insan davranışı her zaman tek bir niyetin ya da tek bir kişiliğin sonucu olarak ortaya çıkmaz. Bazen korkunun, bağımlılığın, izolasyonun ve otoritenin iç içe geçtiği kapalı sistemlerin içinde şekillenir.
Palu ailesi vakasını bu kadar rahatsız edici kılan şey de tam olarak burada yatıyor. Orada gördüğümüz yapının insan zihnine bütünüyle yabancı olmaması. Yeterince kapalı bir sistemde, yeterince uzun süre kalan bir zihnin korku, bağımlılık ve otorite altında yavaş yavaş başka bir gerçekliğin içine yerleşebileceğini göstermesi. Başlangıçta kabul edilemez görünen şeylerin zamanla sıradanlaşabilmesi. Sessizliğin, itaatin ve uyumun, bazen hayatta kalmanın dili haline gelebilmesi.
İnsan zihni sandığımız kadar değişmez bir yapı değildir. Gerçeklik algımız içinde yaşadığımız ilişkilerden, maruz kaldığımız korkulardan ve uzun süre temas ettiğimiz sistemlerden bağımsız işlemiyor. Bu nedenle bazı insanlar yalnızca baskının içinde yaşamaz, bir süre sonra o baskının kurduğu dünyanın içinden düşünmeye başlar.
Bu yüzden bazı hikayeler uzun süre zihnimizden çıkmaz. Çünkü bizi yalnızca suçla ya da karanlıkla değil insan zihninin kırılganlığıyla, gerçekliğin ne kadar kolay eğilip bükülebileceğiyle ve belirli koşullar altında insanın neye dönüşebileceğiyle yüzleştirir.
Kaynaklar:
- Hannah Arendt (1963). Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil. New York: Viking Press.
- Stanley Milgram (1974). Obedience to Authority: An Experimental View. New York: Harper & Row.
- American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.). Washington, DC: Author.
- Judith Herman (1992). Trauma and Recovery: The Aftermath of Violence—From Domestic Abuse to Political Terror. New York: Basic Books.
- Bessel van der Kolk (2014). The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma. New York: Viking.
- John G. Howells (1981). “Shared Psychotic Disorder: Folie à Deux.” Psychiatric Clinics of North America, 4(1), 133–154.
- Jennifer J. Freyd (1996). Betrayal Trauma: The Logic of Forgetting Childhood Abuse. Cambridge, MA: Harvard University Press.
- Palu Ailesi: Karanlık Sarmal (2026). Palu Ailesi. HBO Max Türkiye.