Kendinizle yalnız kaldığınızda gerçekte kim olduğunuzu biliyor musunuz?

Bu soru ilk bakışta basit görünür. Çoğumuz ismimizi, mesleğimizi, değerlerimizi ve hikayemizi sayarak cevap verebileceğimizi düşünürüz. Oysa biraz durup düşününce iş karmaşıklaşır. Çünkü hayatımız boyunca en sık kullandığımız sözcüklerden biri olan “ben”, aynı zamanda en az sorguladıklarımızdan biridir.
Bir gün içinde defalarca “ben” deriz. Kendimizi anlatırken, seçimlerimizi savunurken, sevinçlerimizi paylaşırken ya da acılarımızı tarif ederken. Fakat bu kadar sık kullandığımız bir kavramın ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz?
İnsanlık bu sorunun peşinden yüzyıllardır gidiyor.
Filozoflar benliğin ne olduğunu anlamaya çalışırken birbirinden oldukça farklı cevaplar verdiler. David Hume, zihnini gözlemlediğinde değişmeyen bir “ben” bulamadığını söylemişti. Ona göre insan, sabit bir özden çok, sürekli değişen düşünceler, duygular ve deneyimlerden oluşan bir akıştı. Bu, bir nehre bakmaya benzer. Nehir aynı isimle anılır; fakat onu oluşturan su bir an bile aynı kalmaz. Belki de “ben” dediğimiz şey de böyledir: süreklilik hissi veren ama her an değişen bir akış.
Budist düşünce de benzer biçimde, benliği kalıcı bir gerçeklikten çok geçici süreçlerin ürünü olarak görür. Buna karşılık Batı felsefesinin önemli bir bölümü, değişimin altında yatan daha kalıcı bir öz aradı. Descartes’tan Kant’a uzanan çizgide benlik; bilinç, akıl ya da özgür irade üzerinden tanımlanmaya çalışıldı.
Bugün psikoloji ve nörobilim bu eski tartışmaya yeni bir boyut kazandırıyor.
Psikolog Dan McAdams’ın anlatısal kimlik kuramına göre benlik, keşfedilmeyi bekleyen sabit bir şey değil; yaşam boyunca yeniden yazılan bir hikayedir. Kim olduğumuza dair düşüncelerimiz, geçmiş deneyimlerimizi nasıl yorumladığımızla ve geleceğe nasıl anlam verdiğimizle şekillenir.
Nörobilim ise bu hikayenin nasıl kurulduğuna dair ilginç ipuçları sunuyor. Beynimiz her an sayısız bilgiyle karşı karşıya kalır: bedenimizden gelen sinyaller, anılarımız, duygularımız, çevremizden aldığımız geri bildirimler… Bu karmaşık verileri anlamlı hale getirebilmek için zihin, bunları tek bir karakter etrafında örgütler. Sabah aynada gördüğünüz yüz, çocukluk anılarınızı yaşamış olan kişiyle aynı yaşam öyküsünün parçasıdır; fakat o günden bugüne düşünceleriniz, inançlarınız, ilişkileriniz ve hatta bedeniniz değişmiştir. Buna rağmen zihin bütün bu farklı zamanları ve deneyimleri tek bir karakterin hikayesi gibi bir araya getirir. O karaktere de “ben” adını veririz.
Üstelik araştırmalar, zihnin çoğu zaman önce deneyimlediğini, sonra açıklama ürettiğini gösteriyor. Davranışlarımızın ve seçimlerimizin nedenlerini anlatırken kurduğumuz hikayeler her zaman yanlış değildir; ancak çoğu zaman olayların birebir kaydı da değildir. Bir anlamda benlik, yaşadıklarımızı birbirine bağlayan sürekli bir yorum faaliyetidir.
Belki de bu yüzden hayatın bazı dönemlerinde kendimizi kaybetmiş gibi hissederiz.
“Kendim gibi hissetmiyorum.”
“Ne istediğimi bilmiyorum.”
“İçimde bir boşluk var.”
Bu ifadeler çoğu zaman yalnızca bir psikolojik soruna işaret etmez. Bazen benliğin yeniden şekillendiği dönemlerin habercisidir. Çünkü insanın kim olduğunu sorgulamaya başlaması, çoğu zaman eski cevapların artık işe yaramadığı anlarda gerçekleşir.
Bazı insanlar hayatlarının belli dönemlerinde kendilerine yabancılaşmış gibi hisseder. Sanki uzun zamandır taşıdıkları bir kimlik artık üzerlerine tam oturmuyordur. Fernando Pessoa’nın eserlerinde sık sık geri döndüğü tema da buydu: İnsan bazen tek bir kişi değil, farklı zamanlarda ortaya çıkan birçok olasılığın toplamı gibi hisseder.
Burada ilginç bir paradoks vardır: Kendinizi kaybettiğinizi düşündüğünüz bazı dönemler, aslında kendinizi yeniden inşa etmeye başladığınız dönemler olabilir.
Psikoloji araştırmaları da bunu destekler. McAdams, Habermas ve diğer araştırmacıların çalışmaları, psikolojik iyi oluşun büyük ölçüde tutarlı fakat esnek bir yaşam anlatısı oluşturabilmekle ilişkili olduğunu gösteriyor. İnsan yaşadıklarını anlamlı bir bütün içinde değerlendirebildiğinde, kimlik duygusu da güçleniyor.
Sorunlar çoğu zaman hikayenin koptuğu yerlerde ortaya çıkıyor.
Travma anlatıyı parçalayabiliyor.
Depresyon geleceğe dair bölümleri karartabiliyor.
Bazı kişilik örüntülerinde ise kişi kırılganlığını koruyabilmek için hikayesini katılaştırıyor; çelişkileri görmek yerine gerçekliği kendi anlatısına uydurmaya çalışıyor.
Bu nedenle kendini tanımak, içimizde saklı değişmez bir özü bulmak anlamına gelmeyebilir. Belki de kendini tanımak; hangi koşullarda nasıl düşündüğünü, nasıl hissettiğini ve nasıl davrandığını fark edebilmektir.
Terapiyi dönüştürücü kılan şeylerden biri de budur.
Terapi, insanın hikayesini yeniden yazmasına yardımcı olur. Fakat bu süreç geçmişi silmek ya da yaşananları güzelleştirmek değildir. Daha çok, uzun zamandır kapısı kapalı tutulan odaları yeniden açmaya benzer. Amaç o odaları yok etmek değil, evin geri kalanıyla yeniden ilişkilendirebilmektir. Daha önce dışarıda bırakılmış parçalar hikayenin içine dahil edildikçe benlik de daha bütünlüklü hale gelir.
“Bunu yaşadığım için eksik biriyim” düşüncesinin yerini, “Bunu yaşadım ve buna rağmen hayatıma devam edebildim” cümlesinin alabilmesi, bazen yıllar süren bir dönüşümün özeti olabilir.
Bütün bunların felsefi bir sonucu da var.
Eğer benlik sabit değilse; biyolojimizden, ilişkilerimizden, kültürümüzden ve yaşam deneyimlerimizden etkilenerek sürekli değişiyorsa, bu durum bizi daha mı az sorumlu yapar? Yoksa tam tersine, bu değişkenliği fark etmek daha bilinçli seçimler yapabilmenin önünü mü açar?
Ben ikinci görüşe daha yakınım.
Benliğin katı ve değişmez bir öz olmadığını kabul etmek, onu önemsizleştirmez. Aksine, onu bir sorumluluk alanına dönüştürür.
Hangi hikayeleri tekrar tekrar anlatıyorum?
Hangi inançları sorgulamadan sürdürüyorum?
Bugünkü seçimlerim, olmak istediğim kişiyle ne kadar uyumlu?
Belki de benlik, ulaşılacak bir varış noktası değildir. Belki daha çok, yaşam boyunca sürdürdüğümüz bir ilişki biçimidir. Kendimizle kurduğumuz, zaman zaman kaybettiğimiz, zaman zaman yeniden bulduğumuz bir ilişki.
Bu yüzden “Ben kimim?” sorusunun kesin bir cevabı olmayabilir.
İnsan kendini bir kez bulmaz.
Yaşam boyunca defalarca kurar, kaybeder ve yeniden inşa eder.
Kaynaklar ve İleri Okumalar
- Hume, D. (1739/2000). A Treatise of Human Nature. Oxford University Press.
- McAdams, D. P. (2001). The Psychology of Life Stories. Review of General Psychology, 5(2), 100–122.
- Habermas, T., & Bluck, S. (2000). Getting a Life: The Emergence of the Life Story in Adolescence. Psychological Bulletin, 126(5), 748–769.
- Damasio, A. (1999). The Feeling of What Happens: Body and Emotion in the Making of Consciousness. Harcourt.
- Metzinger, T. (2009). The Ego Tunnel: The Science of the Mind and the Myth of the Self. Basic Books.
- McLean, K. C., Syed, M., Yoder, A., & Greenhoot, A. F. (2016). The Role of Narrative Identity in the Development of a Sense of Self. Social and Personality Psychology Compass, 10(11), 635–648.
- Siegel, D. J. (2012). The Developing Mind (2nd ed.). Guilford Press