Bağlılığın Paradoksu: Gitmek mi, Kalmak mı?

İnsan, kendisine iyi gelmeyen bir şeyi neden sevmeye devam eder?

Bir ilişkinin bizi yorduğunu fark etmekle o ilişkiden ayrılabilecek duygusal gücü bulmak arasında uzun bir mesafe olabilir. İnsan yaşadıklarını görebilir, uğradığı haksızlıkların farkında olabilir, hatta bir arkadaşına aynı koşullarda ayrılmasını tavsiye edebilir. Yine de kendi hayatına döndüğünde bütün bu açıklık yerini tereddüde bırakabilir.

Çünkü bilmek, her zaman hissedilen şeyi değiştirmeye yetmez.

Birini sevmeye devam ederken onunla kurduğumuz ilişkinin bize zarar verdiğini kabul etmek, insanın yaşayabileceği en güç içsel çatışmalardan biridir. Bu çatışmanın içinde sevginin yanı sıra ortak bir geçmiş, alışkanlıklar, gerçekleşmemiş hayaller ve bir şeylerin düzelebileceğine dair umut bulunur.

İnsan kimi zaman bugünkü ilişkisinden çok, o ilişkinin bir zamanlar nasıl olduğuna tutunur.

Bağlılığın Hafızası

Bağlanma kuramı, yakın ilişkilerin duygusal güvenlik arayışımızla nasıl iç içe geçtiğini anlamamıza yardımcı olur. John Bowlby’nin çalışmalarından bu yana biliyoruz ki bağlandığımız kişiler, zamanla duygularımızı düzenleme biçimimizin de bir parçası olabilir.

Günün sonunda sesini duymaya alıştığımız, sevincimizi ilk paylaşmak istediğimiz, zorlandığımızda yakınlığını aradığımız bir insan, gündelik hayatımızın ve geleceğe ilişkin tasavvurlarımızın içine yerleşir.

Bu nedenle bir ilişkinin zarar verici hale gelmesi, o kişiye duyduğumuz yakınlık ihtiyacını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. İnsan kendisini inciten kişiyi özleyebilir. Hem gitmek isteyip hem de onun aramasını bekleyebilir. Yaşadığı hayal kırıklığını bütün açıklığıyla görürken güzel günlerin hatırasına sığınabilir.

Dışarıdan çelişkili görünen bu deneyim, içeriden oldukça yorucudur. Duygusal bağlarımız, verdiğimiz kararlarla aynı hızda çözülmez.

Üstelik umut da insanı bulunduğu yerde tutabilir. Bir gün anlaşılacağına, karşısındaki kişinin değişeceğine, ilişkinin eski haline döneceğine inanmak ister. Özellikle incinmenin ardından gelen yakınlaşmalar ve değişim vaatleri bu beklentiyi güçlendirebilir.

Umut, karşılıklı çabanın bulunduğu ilişkilerde onarıcı olabilir. Ancak değişimin sürekli ertelendiği ilişkilerde insanı henüz gerçekleşmemiş bir geleceğe bağlayabilir. Böylece kişi, yaşadığı ilişkiyle olmasını istediği ilişki arasında gidip gelmeye başlar.

Kendine Yabancılaşmanın Sessizliği

Bir ilişkide kendinden uzaklaşmak çoğunlukla büyük bir kırılmayla başlamaz. Küçük vazgeçişlerle ilerler.

Önce tartışma çıkmasın diye bir rahatsızlığımızı dile getirmeyiz. Sonra anlaşılmayacağımızı düşünerek ihtiyaçlarımızı erteleriz. Karşımızdaki kişinin tepkilerini hesaba katmak giderek alışkanlık haline gelir. Ne istediğimizden önce, istediğimizi söylediğimizde ne olacağını düşünmeye başlarız.

Zamanla kendi duygularımızdan bile şüphe edebiliriz. Fazla mı alınganızdır? Çok mu şey bekliyoruzdur? Biraz daha anlayışlı olsak her şey düzelecek midir?

Yakın ilişkiler elbette karşılıklı uyum, fedakarlık ve esneklik gerektirir. Ancak uyum sürekli aynı kişinin ihtiyaçlarından vazgeçmesiyle sağlanıyorsa, ilişkinin duygusal dengesi de değişir.

Kişi gündelik hayatını sürdürürken kendi içinde giderek daralan bir alan hissedebilir. Bir zamanlar kolaylıkla söylediği şeyleri söyleyemediğini, önem verdiği ihtiyaçlarını önemsizleştirdiğini, huzurlu olmak için sürekli kendisinden ödün verdiğini fark eder.

İlişkiyi kaybetme korkusu, zamanla kendisini kaybetme ihtimalinin önüne geçmiştir.

Kendini Seçmenin Anlamı

Bugün ilişkiler üzerine konuşurken sıkça karşılaştığımız bir ifade var: Kendini seçmek.

İnsanın kendi değerini bilmesini, sınırlarını korumasını ve gerektiğinde gidebilmesini çağrıştırıyor. Ancak bu ifade, ayrılmakta zorlanan insanların yaşadığı duygusal karmaşıklığı da görünmez kılabiliyor.

Bir insanın kendisini önemsemesi, sevdiği kişiden hemen uzaklaşabilecek durumda olduğu anlamına gelmez.

Ayrılmak, özellikle uzun süreli ilişkilerde, ortak geçmişle, alışılmış bir hayatla ve geleceğe ilişkin beklentilerle yüzleşmeyi gerektirir. Ekonomik koşullar, çocuklar ve sosyal çevre de bu kararın bir parçası olabilir.

Bu nedenle henüz gidemeyen bir insanın kendisine saygı duymadığını düşünmek, onun yaşadığı güçlüğü anlamamıza yardımcı olmaz.

Kendini seçmek, öncelikle kendi deneyimini ciddiye alabilmekle başlayabilir. Karşısındaki insanın davranışlarını anlamaya çalışırken kendi kırgınlığına da yer açabilmekle. Sürekli ilişkiyi nasıl koruyacağını düşünürken kendi ihtiyaçlarını da hesaba katabilmekle.

Çünkü insanın kendi hayatına ilişkin kararları, ancak kendi duygularına da kulak verebildiğinde gerçekten kendisine ait olabilir.

Sevginin ve Kalmanın Bedeli

Sevgi, insan deneyiminin en güçlü duygularından biridir. Fakat tek başına bir ilişkinin nasıl yaşandığını açıklamaya yetmez.

Birini sevmekle onun yanında güvende hissetmek, ona bağlı olmakla onunla iyi bir hayat sürdürebilmek farklı deneyimlerdir. Sevgi varlığını korurken güven, saygı ve duygusal yakınlık giderek azalabilir.

Bu nedenle bir ilişkinin geleceğini düşünürken sevginin varlığı kadar, o sevginin içinde nasıl yaşadığımıza da bakmamız gerekir.

Kendimizi ne kadar ifade edebiliyoruz? İhtiyaçlarımız karşılık buluyor mu? Kırıldığımızda bunu konuşabiliyor muyuz? İlişkinin güçlüklerini birlikte mi taşıyoruz?

Her ilişkinin güçlükleri ayrılmayı gerektirmez. İnsanlar birbirlerini incittikleri halde sorumluluk alabilir, davranışlarını değiştirebilir ve güveni yeniden inşa edebilirler. Ancak onarım, iki kişinin de ilişkinin gerçekliğiyle yüzleşmesini gerektirir. Tek kişinin sabrı ve sevgisiyle sürdürülen bir çaba, zamanla onun duygusal kaynaklarını tüketebilir.

İnsan hayatında şüphesiz her seçimin bir bedeli vardır. Ayrılmanın olduğu kadar kalmanın da.

Ayrılmak özlemi, kaybı ve belirsizliği beraberinde getirebilir. Kalmak ise aynı acının tekrarına, ertelenen ihtiyaçlara ve giderek daralan bir benlik deneyimine dönüşebilir.

Üstelik insan, bir ilişkiye verdiği emeğin boşa gideceğinden korktuğu için de kalabilir (Batık Maliyet Yanılgısı). Geçmişteki güzel günleri, harcadığı zamanı ve gösterdiği sabrı düşünür. Oysa bir zamanlar anlamlı olan bir şeye emek vermiş olmak, gelecekte de aynı koşullarda kalmayı gerektirmez.

Sevgi de nihayetinde bir duygudur. Her duygu gibi bir seyri, dönüşümü ve bir ömrü vardır. Bir zamanlar hayatımıza anlam katan bir ilişkinin, yıllar sonra aynı anlamı taşımaması mümkündür.

İnsanın kendisini sürekli yaralayan bir ilişkinin içinde, giderek daha az kendisi olarak yaşamaya devam etmesi ağır bir bedeldir.

Bu bedel çoğunlukla sessizce ödenir. Söylenmeyen sözlerde, ertelenen ihtiyaçlarda, bastırılan öfkede, kaybolan neşede ve insanın kendisine ayırmaktan vazgeçtiği yerde.

Bir başkasını sevmeye devam ederken kendi hayatımıza karşı da sorumluluk taşırız ve belki de en zor yüzleşme, sevdiğimiz insanı kaybetme ihtimalinden önce, onu kaybetmemek uğruna kendimizden ne kadar uzaklaştığımızı fark etmektir.

Kaynakça ve İleri Okuma

Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. Basic Books.

Arkes, H. R., & Blumer, C. (1985). The psychology of sunk cost. Organizational Behavior and Human Decision Processes, 35(1), 124–140. https://doi.org/10.1016/0749-5978(85)90049-4

Rusbult, C. E. (1980). Commitment and satisfaction in romantic associations: A test of the investment model. Journal of Experimental Social Psychology, 16(2), 172–186. https://doi.org/10.1016/0022-1031(80)90007-4

Comments

Bir yanıt yazın

B. Ceren YILMAZ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin